Onbirinci Söz Şerhi Satın AlOnbirinci Söz Şerhi



Bediüzzaman Said Nursî / Şerh: Molla Muhammed Ali Doğan

Şems Suresinin 1-10. âyetlerinin tefsiri. Kâinat ve insanın yaratılış sırrı, nereden gelip nereye gittiği, vazifelerinin ne olduğu ve namazın hakikatı. Kâinatı ve Yaratıcısını anlamak için peygamberlik müessesesinin lüzumu. Hayatın gayesi, mahiyeti, sureti, sırr-ı hakikatı.

Risâle-i Nûr’daki bütün mesâil-i îmâniyye ve İslâmiyye, bizzât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın en büyük müfessiri olan Hadîs’in malıdır. Bu sebeble îmâna ve İslâm’a dâir bir mes’ele okunduğunda, me’hazdaki kudsiyyetten dolayı o mes’ele içinde Kur’ân’ı ve Hadîs’i bulmak gereklidir. Hem Kur’ânî bir ders anlatıldığında öncelikle nazarlar Kur’ân âyetlerine çevrilmelidir.Müellif (ra) bahsi geçen mevzû hakkında “Sünûhât” adlı eserinde şöyle buyurmaktadır:“Cumhûru, bürhândan ziyâde mehazdeki kudsiyyet imtisâle sevk eder. Müctehidînin kitâbları vesîle gibi, cam gibi Kurânı göstermeli; yoksa vekîl, gölge olmamalı.“Eğer zarûriyyât-ı dîniyyede doğrudan doğruya Kur’ân gösterilse idi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisâl ve mûkız-ı vicdân ve lâzım-ı zâtî olan ‘kudsiyyet’e intikàl ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke-i hassâsiyyet gelerek, îmânın ihtârâtına karşı asamm kalmazdı.“Demek Şerîat kitâbları, birer şeffâf cam mâhiyyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr-i zamanla mukallidlerin hatâsı yüzünden paslanıp, hicâb olmuşlardır. Evet bu kitâblar, Kur’ân’a tefsîr olmak lâzım iken, başlı başına tasnîfât hükmüne geçmişlerdir.“Meselâ: Bir adam İbn-i Hacere nazar ettiği vakit, Kur’ân’ı anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa, İbn-i Hacerin ne dediğini anlamak maksadıyla değil.“Eğer cemâat-ı İslâmiyyenin hâcât-ı zarûriyye-i dîniyyesi bizzât Kur’ân’a müteveccih olsa idi, o Kitâb-ı Mübîn, milyonlarca kitâblara taksîm olunan rağbetten daha şedîd bir rağbete, ihtiyâç netîcesi olan bir teveccühe mazhar olur. Ve bu sûretle nüfûs üzerinde bütün ma’nâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle teberrük olunan bir mübârek derecesinde kalmazdı”İşte bu kudsî düstûrlara binâen Risâle-i Nûr’daki her bir mes’ele-i îmâniyyeyi okurken ve anlatırken, evvelâ Kurânı anlamak ve Kurânın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeliyiz. Yoksa, Risâle-i Nûr’un ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Zîrâ Risâle-i Nûr, îzâh ettiği her mes’elede nazarları dâimâ Kur’ân’a çevirmekte ve o mes’eleyi Kur’ân’a âyine yapmaktadır. Müellif (ra) “28. Mektûb, 7. Mes’ele”de bu hakíkati ifâde etmektedir, mürâcaât edilebilir.Unutulmamalıdır ki; okunması ile ibâdet olunan ve her bir harfine asgarî on sevâb yazılan yegâne kitâb, Kur’ân-ı Hakîm’dir. Eğer okunan eserde âyetlere nazar-ı dikkat çekilmez ve zikredilen âyetlerin tefsîri niyetiyle okunmazsa; o ders ibâdet olmayacağı gibi, o dersten sevâb da kazanılmaz. (Fıkıh kitâbı olan İbn Hacer’in müstakil bir kitâb niyetiyle okunduğunda sevâbı olmadığı gibi.)Risâle-i Nûr, teberrüken okunan müstakil bir eser de değildir. Ancak Kur’ân’ın esrârını fehmetmek niyetiyle okunmalıdır. Bu sebeble Risâle-i Nûr’daki mesâil-i îmâniyye ve Kur’âniyye okunduğunda, baştaki âyet-i kerîmenin en az kısa meâlini öğrenmek ve ona göre o ma’nevî tefsîri okumak ve anlamak lâzımdır. Çünkü o mes’ele, o âyetteki Kur’ân’ın i’câzını ders vermektedir. Âyetin ma’nâsı bilinmezse, o i’câz-ı Kur’ân da anlaşılmaz.Bedîüzzaman Said Nûrsi (ra)’ın “Kurâna âit mesâille iştigál, bir nev’i ma’nevî mütefekkirâne Kurân okumak hükmündedir. Hem ibâdet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kırâet-i Kurân ma’nâları risâlelerin istinsâh ve mütâlealarında vardır.” ifâdelerinden murâdı şudur ki: Risâle-i Nûr’da geçen her bir mes’ele-i îmâniyye, iki yüz âyât-ı Kur’âniyyenin hulâsâsı ve îzâhıdır. Binâenaleyh, Risâle-i Nûr’u okuyan bir şâhıs, okuduğu mevzûun hangi âyetlerden süzülüp geldiğini bulup anlamalı ve o mevzûu o âyâtın tefsîri niyetiyle okumalıdır. Yoksa ­--Hâşâ!-- Risâle-i Nûr’u, Kur’ân’dan ayrı müstakil bir eser olarak görüp Kur’ân yerinde onu okumak demek değildir.Risâle-i Nûr’un Müellifi, Risâle-i Nûr’u şahsiyyetine bağlamadığı gibi, okuyucu da bu eserleri Üstâd’ın şahsiyyetine bağlamamalı, belki o eserlerde doğrudan doğruya Kur’ân’ı görüp, okunan mevzûu âyât-ı Kur’âniyyenin tefsîri niyetiyle okumalıdır. Çünkü Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın tefsîridir, Üstâdın karîhasından çıkmış bir eser değildir.Evet, mâdem Risâle-i Nûr dersleri, Kur’ân denizinden akıp gelmektedir. Öyle ise okunan dersler, me’hazi olan Kur’ân’a bağlanmalıdır. O zaman ders doğrudan doğruya Üstâd-ı Hakìkì olan Kur’ân’dan alınmış olur. Şâhıs araya girip gölge olamaz. Aksi takdîrde ders şahsa isnâd edilir, kudsiyyetini kaybeder ve dersin ma’nevî te’sîri olmaz.Demek, dersi şahsa vermeyip Kur’ân’a bağlayınca, o derslerdeki ma’nevî gücün te’sîri olur ve tefeyyüz edilir. Dolayısıyla o dersi alan kişi, kendini bir ma’nevî gücün tasarrufu altında görmeye başlar ve o ma’nevî güç sâyesinde günâhlardan korunmaya çalışır.Kur’ân’la irtibâtı sağlanmayan bir ders ise, kısa bir zaman sonra te’sîrini yitirir, ma’nevî etkisi de yok olup gider. Böylelikle okunan mevzû anlaşılmadığından yanlış yollara sapılır ve günâhlara girilebilir. Neûzübillâh.Hulâsâ: Risâle-i Nûr’daki mes’eleler; mütefekkirâne, müdakkıkáne ve Kur’ân’î bir tefsîr niyetiyle mütâlea edilmelidir. Risâle-i Nûr, müstakil bir eser olarak okunmamalıdır. Kur’ân’ın ma’nevî tefsîri olan bu eser, Kur’ân’a hâdim olmalı, Kur’ân’ın yerine geçmemelidir. Belki Kur’ân’ı öğrenmek ve derdini Kur’ân ile tedâvî etmek maksadıyla okunmalıdır. “Dert bizimdir, devâ ise Kur’ân’ındır” diyen, Üstâd Hazretleridir.

 

191 sayfa, şamua kâğıt, 13,5 x 19,5 cm ebadında, yaldızlı karton kapak. (Semendel Yayınları)