Rahman Suresi TefsiriRahman Suresi Tefsiri Satın Al

 

Molla Muhammed Ali Doğan

Risale-i Nur'un, Kur'an'ın bir mu'cizesi olduğu, her bir âyete eserden getirilen delillerle ispatlanıyor. Sûrenin her bir âyeti, Kur'an'ın vech-i i'cazını ispat eden 49 usûl ve üslûp ile tefsir ediliyor. Bediüzzaman'ın müjdelediği tefsirin bir ferdi, bir mâsadakı, bir nümunesi olması niyazıyla...

              بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى اۤلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

 

Evvelâ: Bizleri hakáik-ı Kur’âniyye ile meşgúl eden, ona áid îzáh ve tefsîrlerle, i‘câz ve nüktelerle, usûl ve üslûblarla o hazîne-i ezeliyye-i ma‘neviyyenin cevâhirini -denizden bir katre misâli- ortaya koymak husúsunda muvaffak eden Rahmân-ı Zü’l-Cemâl’e hadsiz şükürler olsun. Kur’ân ve Sünnet vâsıtasıyla, tevhîd ve haşir gibi en yüksek hakíkatleri bizlere ta‘lîm buyuran Resûl-i Ekrem (asm)’a ve onun âl ve ashâbına da nihâyetsiz salât u selâm olsun. Sâniyen: Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, “Şuá‘lar” adlı eserinde, “Belki, inşâelláh, ‘Risâle-i Nûr’un bir şâkirdi, Sûre-i Rahmân’ı tefsîr edip bu mes’eleyi de halleder”[1] buyurarak, bu sûre-i celîle husúsunda ileride bir tefsîr yazılacağını müjdelemiştir. Te’lîf edilen bu eserin, Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri’nin müjdelediği tefsîrin bir ferdi, bir mâsadakı, bir nümûnesi ve bir misâli olmasını rahmet-i İlâhiyyeden temennî ve niyâz ederiz. İşte bu eser, o mev‘úd ve mübeşşer olan eserin bir mâsadakı olmak niyyetiyle kaleme alınmıştır. Sâlisen: Bu sûre tefsîr edilirken şöyle bir metod ta‘kíb edilmiştir: 1. Âyet-i kerîmelerin meâli. 2. Önceki âyetlerle olan irtibâtı. 3. Lügavî ma‘nâları ve tahlîlleri. 4. Tefsîri. 5. Kur’ân’ın vech-i i‘câzını isbât eden usûl ve üslûblarla tefsîri. 6. Âyet-i kerîmelerde mevcûd olan nükteler. 7. Âyet-i kerîmelerde mevcûd olan edebî san‘atlar. Râbian: Sahâbe-i Kirâm, müfessirîn-i ızám, muhakkıkín-i ulemâ, muhakkıkín-i súfiyye ve muhakkıkín-i kelâmiyyenin tesbît ettikleri Kur’ân’ın vech-i i‘câzını isbât eden ba‘zı usûl ve üslûblar vardır. İşte, bu eserimizde, Sûre-i Rahmân’ın her bir âyeti, Kur’ân’ın vech-i i‘câzını isbât eden o usûl ve üslûblarla tefsîr edilmiştir. Bu eserde, sûrenin âyâtında mevcûd olan i‘câzî hakíkatler isbât edilmiş, o hazîne-i ma‘neviyyeden ba‘zı cevherler gösterilmiştir. Her bir üslûb, Kur’ân’ın ayrı bir vech-i i‘câzını ortaya koymuştur. Evet, Kur’ân’a áid her şey, gáyet kıymetdârdır ve gáyet ehemmiyyetlidir. Husúsan i‘câzını ve nüketini izhâr eden her mes’ele, nev-ı beşer için büyük bir ni‘mettir. Bu husústaki sa‘y ve gayret de, Rabb’imizin en büyük bir lütfudur. Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Kur’ân’a ve îmâna áid her şey kıymetlidir; záhiren ne kadar küçük olursa olsun, kıymetçe büyüktür. Evet, saádet-i ebediyyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, ‘Şu küçük bir nüktedir, şu îzáha ve ehemmiyyete değmez’ denilmez.”[2] Hámisen: Bu sûre-i celîlede asıl işlenen ve nazara verilen, haşr-i cismânî hakíkatidir. Evet, haşr-i cismâniyye dâír en kuvvetli ve râsih delîller, bu Sûrede serd edilmiştir. Bi’l-hássa Cennet’teki saádet-i cismâniyye hakkında gáyet tafsílât verilmiştir. Belki, “Cennet hakkında en çok bilgi ve tafsílât bu Sûre’de verilmiştir” denilebilir. Zîrâ, Kur’ân’ın, tevhîdden sonra en büyük da‘vâsı haşirde temerküz etmektedir. Kur’ân, haşr-i cismânî da‘vâsını isbât husúsunda şöyle bir yol ve üslûb ta‘kíb eder: Evvelâ, delâil-i tevhîdi, enfüsî ve âfâkí dâirelerde isbât eder. Bunun için bir eseri nazara verir. O eser üzerinde tezáhür eden ef‘ál-i İlâhiyyeyi isbât eder. “Fiil, fâilsiz olmaz” káidesine binâen, o fiillerle esmâya intikál ettirir. Daha sonra, o esmâ üzerine haşr-i cismânî hakíkatini binâ eder, esmâ yoluyla haşri isbât eder. Zîrâ, her bir ism-i İlâhî, haşri iktizá eder, “Ma‘nâm, haşirsiz olmaz” der. Bu isbât metodu, muhakkıkín-i ulemânın Kur’ân’dan istihrâc ettikleri bir metoddur. Demek, bu sûre’de asıl olarak haşr-i cismânî hakíkati isbât ediliyor. Tevhîde áid delîllerin önce serd edilmesi ise, bast-ı kelâm içindir, isbât-ı da‘vânın mukaddimesi içindir. Sâdisen: Bu sûre, dünyâda bir insânın huzúr ve saádeti neye bağlı ise, Cennet’te dahi o nev‘í saádetin varlığını isbât eden temsîlî bir sûredir. Şöyle ki: Bir mü’min, bu dünyâda evvelâ içinde barınacağı bir mesken (ev) inşâ eder. Sonra o evin etrâf-ı erbaasını -şâyet imkânı varsa- bâğ ve bahçelerle, su ve çeşmelerle donatır. Meskeni böyle ihzár ettikten sonra, insânda fıtrî olarak bir yemek ve içmek ihtiyâcı doğar. Bu da te’mîn edildikten sonra, insân, minder ve koltuklara yaslanarak dinlenmek ister. Bu isteği de yerine gelince, bu def‘a kendisiyle maddeten ve ma‘nen sükûnet ve huzúr bulacağı bir eşe ihtiyâc hâsıl olur. Bu ihtiyâc fıtrîdir ve dünyâda nikâh yoluyla te’mîn edilmiştir. İnsânın bu dünyâdaki saádeti, bu tertîb ve minvâl üzere olduğundan, Sûre-i Rahmân’da da aynen bu tertîb ve minvâl ta‘kíb edilmiştir. Cennet’teki saádet-i cismâniyye, beş merhalede nazara verilmiştir: Birincisi: Ehl-i Cennet’e, meskenin (köşk ve sarayların) ikrâm edilmesi. İkincisi: O köşk ve sarayların bâğ ve bahçelerle, çeşme ve ırmaklarla muhât olması. Üçüncüsü: Ekl ve şürbün ihsân edilmesi. Dördüncüsü: Ehl-i Cennet’in, her türlü hüzün ve korkudan emîn olarak minder ve koltuklara yaslanıp telezzüz etmeleri. Beşincisi: Hûrîlerle olan maddî ve ma‘nevî saádetin ve lezzetin te’mîn edilmesidir. Bütün bunlar, Cennet’teki saádet-i cismâniyyeyi sarâhaten ifâde eder. Zîrâ, bunlar, saádet-i ebediyyenin maddî kısmını teşkîl eder. Ma‘nevî kısmı ise; Elláh’ın rızásına, lütfuna, tecellîsine, kurbiyyetine mazhar olmaktır. Rahmân Sûresi, Cennet’teki saádet-i ebediyyenin cismânî olduğunu sarâhaten beyân ettiği gibi; Cehennem’deki şekávet-i dâimenin de cismânî olduğunu sarâhaten beyân ediyor. Demek, dâr-ı âhirette saádet ve şekávetin cismânî olduğu haktır ve kat‘ídir. Mü’minin, “haşre îmân” rüknüne dâír inancı budur. O, buna muhálif hîç bir inanca i‘tibâr etmez. Zîrâ, Rahmân ve benzeri sûreler, bu mes’eleyi kat‘í olarak, ışık Şems’e lüzûmu derecesinde isbât etmiştir. Buna muhálif olan bütün düşünceler bâtıldır ve merdûddur. O hâlde, âhirette şekávet-i cismâniyyeden mahfûz kalmak ve saádet-i cismâniyyeye nâil olmak için, Kur’ân ve Sünnet’in tesbît ettiği böyle bir inanca sáhib olmamız lâzım ve elzemdir. Aksi takdîrde, ebedî bir saádet, dâimî bir saltanat ve bâkí bir mülkü kaybetmek tehlikesi kat‘ídir. Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri şöyle buyuruyor: “Herkesin îmân mukábilinde bu zemîn yüzü kadar bâğlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkí ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veyâ kaybetmek da‘vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesîkasını sağlam elde etmezse, kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyûnluk táúnuyla çoklar o da‘vâsını kaybediyor. Hattâ, bir ehl-i keşf ve tahkík, bir yerde kırk vefiyyâttan yalnız bir kaç tânesi kazandığını sekerâtta müşâhede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acabâ, bu kaybettiği da‘vânın yerini, bütün dünyâ saltanatı o adama verilse, doldurabilir mi?”[3] Acabâ, her bir ehl-i Cennet’e semâvât ve Arz genişliğinde bir Cennet’in verildiği, o Cennet’lerin bâğ ve bahçelerle, çeşme ve pınarlarla, kasr ve saraylarla tezyîn edildiği, pek çok mücevherâtla işlenen her bir kasrın pek çok hádim ve gılmânlarla şenlendiği, o sarayların tabanına yeşil sergiler serildiği, koltukların dizildiği, ehl-i Cennet’in her çeşit hüzün ve korkudan emîn olarak selâmetle o koltuklar üzerinde oturduğu ve karşısında hûrîlerin ona nağmeler söylediği böyle bir Cennet’te, istediği yerde gezip dolaştığı bir saltanattan daha büyük bir saltanat düşünülebilir mi? Sâbian: Bu asırda ehl-i nifâk ve dalâlet çok ileri gitmiştir. Bütün hedefleri, îmânın temel kal‘alarını yıkmaya yöneliktir. Bâ-husús, haşr-i cismânînin inkârı husúsunda büyük tahşîdât yapmaktadırlar. Bunun için pek çok fâsid ve bâtıl te’vîllerle ehl-i îmânın i‘tikádını sarsıyorlar. Kur’ân’ın haşr-i cismânî hakkında bu kadar tafsílât vermesinin bir hikmeti de, onların o bâtıl inançlarına sedd ü bend çekmektir. Ya‘nî, onların bu husústaki inkârları şiddetlendikçe, Kur’ân da ona göre bu konuda tahşîdât yapar, haşr-i cismânîye dâír pek çok delâili serd eder. Bu asırda ehl-i îmân, bâ-husús ehl-i ilim için en büyük bir vazífe, ehl-i nifâk ve dalâletin bu vahîm plan ve entrikasını teşhís ettikten sonra, hemen Kur’ân’a mürâcaat edip doğrudan doğruya reçete ve edviyeleri ondan alarak, onun i‘câzî ve bürhânî hakíkatlerini gözler önüne sermek súretiyle onların bu dehşetli planını akím bırakmaktır. O hâlde, hüner odur ki; ehl-i ilmin, böyle en mühim ve hayâtî mes’elelerle uğraşması, tehlikeleri görmesi, onları bertaraf etmesi, ümmetin, bâ-husús ehl-i îmânın îmânını takviye etmesi, şek ve şübhelerden muhâfaza etmesidir. Bu eserin istifâdeye medâr olmasını rahmet-i İlâhiyye’den niyâz ederiz. 1. Şuá‘lar, 13. Şuá‘, s. 305. 2. Mektûbât, 23. Mektûb, 8. Mes’ele, s. 261. 3. Şuá‘lar, 11. Şuá‘, 4. Mes’ele, s. 180.